Bu Blogda Ara

ekoverimlilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ekoverimlilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Haziran 2019 Cuma

TEMİZ ÜRETİM

Sanayi Devrimi’nden beri dünya nüfusundaki, buna paralel olarak da üretim ve tüketimindeki hızlı artış, dünyanın geleceğini tehdit edecek biçimde çevrenin kirlenmesine ve doğal kaynakların azalmasına yol açmıştır. Çevre kirliliği, “dünyanın ekolojik dengesine kısa veya uzun dönemde zarar verecek ya da yaşam kalitesini düşürecek herhangi bir maddenin üretim ya da tüketim sonucu açığa çıkması” olarak tanımlandığında, hava, su ve topraktaki kirlilik, nükleer kirlilik, ozon tabakasının incelmesi, sera etkisinin artması, biyolojik çeşitliliğin azalması gibi  pekçok unsur, çevre kirliliğine katkıda bulunmakta ve dünya üzerinde yaşayan bütün canlı türleri için yaşam kalitesinin gittikçe düşmesine neden olmaktadır. (1)
  Dünyanın yaşanabilir olma özelliğini gittikçe kaybettiren bu kirliliklerin yarattığı zararları ortadan kaldırmak için imalat sanayii işletmeleri, “şirket bilançolarının doğanın bilançosundan ayrı tutulamayacağı” (1) gerçeğinden hareketle, üretimlerine bakış açılarını değiştirmeye başlamışlardır. Şimdi bu değişime bir göz atalım:
1970’li yıllar: Kirliliğin kontrolü amacıyla kirleticilerin havaya, suya veya toprağa (alıcı ortama) deşarj edilmeden önce azaltılmasını sağlayan ilk jenerasyon teknolojiler geliştirilmiştir. Bu teknolojiler, üretim sürecinin ve ürün ömrünün sonuna odaklanmış olup, yüksek enerji ve malzeme gereksinimleri olan, göreceli olarak daha düşük verimli teknolojilerdir ve mevcut üretim sistemlerinin değiştirilmesi alanında hemen hemen hiç etkileri olmamıştır. Bu teknolojilerin “yaptır ve kontrol et (command and control)” yaklaşımı günümüzde etkinliğini giderek kaybetmektedir. (2)
1980’li yıllar: Birçok firma, çevre alanındaki çalışmalarında yeni bir adım atarak çevre yönetimi yaklaşımını gündeme getirmişlerdir. Bu firmalar bütün faaliyetlerini çevre ve enerji performanslarını artıracak şekilde yeniden tasarlamaya başlamışlardır. Bu eğilim giderek yaygınlaşmış ve bazı ülkelerde devlet desteği de sağlanmıştır (ABD’deki “whole facility planning laws” gibi kanunlar). 1980’lerin ortalarında, endüstriyel sistemlerin ekolojik prensiplerden hareketle modellendirilmesine dayalı, endüstriyel ekoloji olarak isimlendirilen yeni bir paradigma ortaya çıkmıştır. Bu paradigma, endüstriyel sistemlerdeki hammadde ve enerji akışını, bu akışın çevre üzerindeki etkilerini ve teknoloji uygulama pratiklerinin bu akış üzerindeki etkilerini anlamaya dayanan bir yaklaşımdır ve proses akışlarının analiz edilerek, atıkların girdi olarak geri döndürülmesini, ürünün tüm ömür döngüsünün incelenmesini ve ürünlerin çevresel etkileri de düşünerek yeniden tasarlanmasını kapsamaktadır. (2)
Doğal ekosistemlerin birbirine bağımlı organizmalardan oluştuğu ve aralarında kaynak değişimi yoluyla dinamik bir dengeyi korudukları göz önünde bulundurulduğunda, endüstriyel ekosistemler de birbirlerinin atıklarını ve yan ürünlerini kullanan ve ortak bir çabayla çevreye verilen zararı en aza indirgemeye çalışan işletmelerden oluşmaktadır. (1)
Çevre dostu endüstriyel ekosistemlerin çok başarılı bir örneği, Danimarka’da Kalundborg endüstriyel kasabasında bulunmaktadır. Burada, bir çimento fabrikası, bir alçıtaşı levha imalatçısı, çiçek üreten birkaç sera, bir atık işleme tesisi ve köye ısı sağlayan bir buhar tesisi bir arada çalışmakta ve birbirlerinin atıklarını ve yan ürünlerini hammadde olarak kullanmaktadırlar. Çimento fabrikasının atıkları alçıtaşı levha imalatçısına gitmekte, imalat sürecinde ortaya çıkan fazla ısı, seraları ısıtmak için kullanılmakta ve köyün atıkları işlenerek seralar gübrelenmektedir. Böylelikle hiç atık olmayan kapalı bir üretim sistemi doğmaktadır. (1)
1990’lı yıllar: Çevre yönetimi fonksiyonlarına toplam kalite yaklaşımı da eklendi. Giderek artan sayıda sanayi ve hizmet firması, çevre eğitimi, ölçümleri ve yönetim stratejilerinin belirlenmesinde tedarikçileri ve müşterileri ile entegre bir davranış içine girmekte ve atıkların azaltılması, enerji verimliliği ve malzemelerin yeniden kullanılması ve geri kazanılması alanlarında yeni imkanlar yaratmaktadır. Bu dönüşüm, bilgisayar, malzeme, biyoteknoloji, genetik ve yönetim ve modelleme alanlarındaki bilimsel ilerlemelerden de yararlanılarak önümüzdeki yıllarda, imalat, gıda, enerji üretimi, yapı sektörü başta olmak üzere ekonominin tüm sektörlerini etkileyecektir ve verimlilikte büyük artışları da beraberinde getirecektir. (2)
Proses ve ürünlerin, atık oluşumunu önleyecek şekilde yeniden tasarlanması ve düzenlenmesi olarak tanımlayabileceğimiz bu yeni yaklaşım, temiz üretim (clean production) olarak isimlendirilmektedir. UNEP (United Nations’ Environment Programme: Birleşmiş Milletler Çevre Programı)’in tanımına göre temiz üretim; verimliliği artıracak, hava, su ve toprağın kirlenmesini önleyecek, atıkları kaynağında yok edecek ve insan ve çevre üzerindeki riskleri en aza indirecek proses ve ürünlerin sürekli ve entegre şekilde uygulanmasıdır. (2)
  Temiz üretimin temel ilkeleri: 1) kirlilik kontrolü için temizleyici ve düzeltici değil, önleyici yaklaşımları esas alması, 2) hammadde ve enerjinin daha az tüketilmesi ile atıkların azaltılmasını sağlaması, 3) doğal kaynakların optimum kullanımını sağlayacak şekilde teknolojik proseslerin iyileştirilmesi ve yeni proseslerin geliştirilmesidir. (2)
Temiz üretim; 1) hammadde, su ve enerjinin etkin kullanımı, toksik ve tehlikeli hammaddelerin kullanılmaması ve bütün atık ve emisyonların miktar ve toksisitelerinin üretim prosesi esnasında azaltılması, 2) ürünün hammaddeden nihai bertarafına kadarki yaşam süresi boyunca çevreye olan etkilerinin azaltılması, 3) ürünün yaşam süresi boyunca sağlanan hizmetin çevresel etkisinin azaltılmasını içerir. (2)
  Temiz üretimin başarı düzeyi, eko verimlilik olarak adlandırılan performans göstergeleriyle ölçülmektedir. Bu göstergelerin başlıcaları, birim ürün başına atık miktarında azalma, birim ürün başına kaynak tüketiminde azalma, enerji verimindeki artış, geri dönüşüm oranındaki artış, yeniden kullanım oranındaki artış, biyo parçalanabilirlikte artış olarak sıralanabilir. (1)
TEMİZ ÜRETİM KONUSUNDA ABD VE AVRUPA’DAKİ GELİŞMELER (3)
   1969’da NATO çerçevesinde oluşturulan “Modern Toplumun Karşılaştığı Sorunlar (Committee on the Challenges of the Modern Society-CCMS)” çalışma grubunun 2001’de Oviedo, İspanya’daki “Temiz Ürünler ve Temiz Prosesler (Clean Products and Clean Processes-CPP)” konulu  toplantısına göre, Avrupa’daki bazı önemli gelişmeler, aşağıdaki gibidir (NATO grubunda CPP gerektiren en önemli endüstriler tekstil, deri, metal kaplama, yiyecek ve kağıt endüstrisi olarak belirlenmiştir.):

Danimarka’daki Gelişmeler: 5 adet endüstri, 3 adet araştırma ve geliştirme enstitüsü ve 3 adet üniversite tarafından çeşitli endüstrilerden kaynaklanan atık su yönetiminin nasıl yapılacağını incelemek üzere bir “Endüstriyel Atık Su Yönetim Merkezi” kurulmuştur. Merkezin görevleri, atık su ve atık maddelerin yeniden kullanımı için yeni teknolojileri, bu yeni teknolojiler arasından uygun olanını seçmek için yeni metodolojileri, uygulanmasına karar verilen teknolojinin maliyetini düşürücü tedbirleri araştırmak ve bulguları pilot işletmelerde –ki bu işletmeler merkezin kurucu ortakları arasındadır- uygulayarak elde edilen sonuçlarla deneyimleri yaymak olarak özetlenebilir. Merkez ilk olarak yiyecek, tekstil ve kağıt sektörünün sorunlarını ele almış ve ilk sonuçları tekstil endüstrisinde elde etmeye başlamıştır.
Pamuklu tekstil ürünlerini su bazlı boyalar kullanarak boyamış, renkli baskıdan sonra suyla yıkama ve durulama işleminin süresini kısaltarak harcanan su miktarını azaltmış, yıkama ve durulamadan çıkan suyun kalitesinin artırılması için 4 teknoloji belirlemiş ve bu teknolojiler arasından membran teknolojisini en iyi teknoloji olarak seçmiştir.
  Slovak Cumhuriyeti’ndeki Gelişmeler: Slovakya, geçmiş dönemlerde meydana gelen çevresel sorunlarla mücadele etmek amacıyla çevre standartlarını AB standardının aynısı olarak belirlemiş ve şirketlerin kalite yönetimi sistemlerini ISO 9002’ye göre, Çevresel Yönetim Sistemlerini ise ISO 14001’e göre uygulamasına yardımcı olmak ve ülke genelinde çevrenin korunması konusunda öncelikleri tespit etmek amacıyla “Slovak Temiz Üretim Merkezi”ni kurmuştur. Sorunları bölgesel bazda ve genellikle küçük ve orta ölçekli şirketlerde proje bazında ele almaktadır.
   Kuzey İrlanda’daki Gelişmeler: Endüstriyel kimyasal prosesteki atıkların yeterince azaltılıp azaltılmadığını gösteren ölçüt, atıkların veya yan ürünlerin esas amaçlanan ürünlere oranı olarak tanımlanan E faktörüdür. Değişik kimyasal proseslerin E faktörlerinin karşılaştırması çizelge’deki gibidir:
Çizelge: Değişik Prosesler İçin E Faktörleri Karşılaştırması

Endüstri
Üretim (Ton/yıl)
E-Faktörü
Rafineriler
106-108
0.1
Kimyasal Hammaddeler
104-106
1-5
Özel Kimyasallar
102-104
5-50
Farmasötikler
101-103
25-100
Çizelgeden görüldüğü gibi rafineriler ve ana kimyasal hammaddelerin üretildiği kimya endüstrisinde E-faktörü düşüktür, dolayısı ile bu endüstriler atıklarının bilincindedir ve bunları azaltmak için çaba harcamaktadırlar. Oysa, özel kimyasalların ve farmasötiklerin üretildiği kimya sanayii, genelde daha küçük kapasite ile çalışsalar da, daha kirli ve verimsiz olarak çalışan prosesler kullanmaktadırlar.
    Bu duruma petrokimya ve farmasötik endüstrisinde organik maddelerin sentezi için kullanılan uçucu organik çözücülerin neden olduğu tespit edilerek, Montreal Protokolünde ya çözücü kullanılmaması, ya da çözücü olarak su, süperkritik sıvılar, iyonik sıvılar gibi maddelerin kullanılması gerekliliği yer almaktadır.
K. İrlanda’da BP ve Unilever desteği ile Queen’s Üniversitesi Kimya Bölümü’nde yapılan çalışmalar sonucunda, iyonik sıvıların su ve hidroksilik çözücülerden çok daha fazla performans gösterdiği ve endüstride tercih edilen önemli özelliklere sahip olduğu tespit edilmiştir. Bu bulgular, oda sıcaklığında kullanılan iyonik sıvıların yeni endüstriyel teknolojiler için bir başlangıç noktası olacağını göstermektedir.
 İspanya’daki Gelişmeler: İspanya, temiz ürünler ve temiz prosesler konusunda oldukça ileridir. Endüstri bu konuda katkıda bulunmakta, üniversiteler de araştırmalarını temiz ürünler ve prosesler konusunda yoğunlaştırmaktadır. Kağıt endüstrisinden çıkan atık suyun ve diğer atıkların tekrar kullanılma olasılıklarının araştırılması Avrupa Birliği ülkesi olan İspanya’da oldukça önde gitmektedir.
  Kağıt endüstrisinde toplam kirliliğin %50’si, beyazlatma prosesi ile atık suya verilen kirlilik yükünden oluşmakta ve klasik olarak uygulanan kimyasal arıtım yetersiz kalmaktadır. İspanya’da renk giderme konusunda değişik ultrafiltrasyon ve nanofiltrasyon membranları denenerek klasik yöntemle karşılaştırılmaktadır. Yapılan araştırmalar sonucunda nanofiltrasyonun renk giderme ve beyazlatmadan çıkan atık suların arıtılması ve geri kazanılması için güvenilir bir teknik olduğu, membran teknolojisinin gayet iyi bir seçicilik sergileyerek atık sudan tekrar kullanılabilen su elde edilmesinde çok başarılı bir teknoloji olduğu saptanmıştır.
   Bunun dışında Kraft prosesinde ortaya çıkan siyah su, genelde konsantre edildikten sonra yakılarak enerji olarak kullanılmaktadır. Ancak, temiz ürün, temiz proses ve geri kazanım kavramı geliştikten sonra siyah su içindeki ligninin, daha kıymetli ürünlerin yapımında kullanılmak üzere geri kazanılması gündeme gelmiştir. Farklı molekül ağırlığına sahip olan ligninler, farklı ürünlerin üretiminde kullanılmaktadır. Membran teknolojisiyle, bu ayrım da başarıyla yapılabilmektedir. Bu teknolojiyle ayrıca, çözeltideki tuzların da ayrılarak pulping prosesine geri döndürülmesi de sağlanmaktadır.
   Membran teknolojisinin metal kesme, işleme ve şekil verme işlerinde soğutma amacıyla kullanılan ve büyük miktarlarda üretilen yağlı atık suların arıtılması amacıyla da kullanılması için çalışmalar devam etmektedir.
   Polonya’daki Gelişmeler: Polonya’da 200’ün üzerinde şirket, halen “Temiz Üretim Sertifikası” almış durumdadır. Yapılan bir ankete göre, ankete katılan şirketlerin tamamı (%100’ü) Atık Azaltma ve Atık Yönetimi Programı’na katılmak istemektedirler. Askeri gereçlerin bakımı ve tamir edilmesi konusunda atık azaltılması için bir program başlatılmıştır. Bunun yanında, yiyecek endüstrisi atıklarının, özellikle süt endüstrisi atıklarının azaltılması üzerinde çalışılmaktadır.
İtalya’daki Gelişmeler: İtalya’da, son 10 yılda üretim hattında proses değişikliğine gidilerek yeni prosesler, yeni teknolojiler kullanılarak daha temiz ürün elde edilmeye uğraşılmakta, atık suyun geri kazanılması için özellikle tekstil ve yiyecek endüstrisinde membran teknolojisi geniş çapta uygulanmaktadır. Endüstriyel grupların önderliğinde geliştirilen ulusal araştırma projelerinde özellikle tarımsal üretim, tekstil ve kimya endüstrilerine ağırlık verilmektedir.
  Portekiz’deki Gelişmeler: Portekiz’de tekstil endüstrisi, üretim sektörünün %22’sini ve yıllık ihracatın %20-25’ini oluşturması nedeniyle en önde gelen faaliyet alanlarındandır. 2005 yılında tekstil pazarının liberalizasyonu ile Portekiz, tekstil ürünlerinde çok büyük bir rekabetin yaşanacağını öngörmekte, bu rekabetten ancak teknolojisini yenilemiş, temiz teknoloji ile üretim yapan, ürünlerine EKO-LABEL etiketi almış şirketlerin galip çıkacağını öngörmektedir. Buna bağlı olarak, tekstil endüstrisi, üniversitelerle beraber ortak projeler (temiz teknoloji geliştirme, proses ve çevresel entegrasyon konularında) geliştirmektedir. Ave nehri civarında bulunan toplam 250 tekstil firmasından atılan atık sular bir Entegre Arıtma Projesi ile bölgesel bazda temizlenmekte ve Ave nehri kirlilikten arındırılmaktadır.
   ÜLKEMİZDEKİ GELİŞMELER:
2872 sayılı Çevre Kanunu ile çevre kirliliğinin önlenmesi ve çevrenin korunması temel hedeftir. Kanun çerçevesinde hava, su, toprak kirliliğinin önlenmesi ve tehlikeli atıkların kontrol edilmesini hedefleyen birçok yönetmelik hazırlanmıştır. Kirliliği oluşmadan kaynağında önleme yaklaşımı yerine, bu yönetmeliklerle kirlilik oluştuktan sonra ortadan kaldırmak, arıtım, ve alıcı ortama deşarj miktarlarının azaltılmasını hedefleyen teknoloji esaslı pahalı standartlar benimsenmiştir. Bunun sonucunda çevre yönetiminde atık bertarafı, arıtım ve geri kazanım stratejilerinden oluşan bir hiyerarşi takip edilmektedir. Böyle bir ortamda da, ISO 9001 ve 14001 standardı almak ve ihracat potansiyeli yaratmak ve artırmak isteyen kuruluşların dışında, temiz üretim teknik ve teknolojilerine gerekli önem verilmemektedir. Teknoloji açısından dışa bağımlı olmamız, dışarıdan alınan her teknolojinin eski olması, alınan teknolojilerin bazen kirlilik yoğun olmasına yol açmaktadır. Türkiye’de temiz üretim çalışmaları 1992 Rio Konferansı ile başlamıştır. Ulusal Çevre Eylem Planı ve Gündem 21 ile temiz teknolojiler ve temiz enerji kaynakları Türkiye gündemine girmiştir. (4)
1998 yılında bir çalışma grubu oluşturulmuş ve bu grubun tavsiyelerine uyarak Temiz Üretim Merkezi’nin TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi’nde (MAM) yer alması benimsenmiştir. (3) Halen, TÜBİTAK MAM bünyesinde yer alan Enerji Sistemleri ve Çevre Araştırma Enstitüsü’nde (ESÇAE) diğer çevre koruma önlemlerinin yanında, temiz üretim konusunda da çalışmalar devam etmektedir. Enstitünün çalışma alanları, ileri enerji teknolojileri, güç elektroniği, platform ve sensör teknolojileri, yakıt teknolojileri, su ve atık su yönetimi, katı-tehlikeli atık ve toprak kalitesi yönetimi, hava kalitesi yönetimi ve çevre yönetim sistemleri olarak tanımlanmaktadır. Kirlilik ölçümleri için gerekli ölçme sistemlerini kurması ve ölçüm yapmasının yanı sıra, yeni teknolojilerin geliştirilmesinde projeler hazırlamakta ve bu çalışmaların sonucundan yararlanacak olan kuruluşlardan destek alarak temiz üretim felsefesine dayanan bu projeleri hayata geçirmektedir. İşletmelere, çevre yönetimi sistemi kurarak ISO 14001 belgesi şartlarını yerine getirme çabalarında da yardımcı olmaktadır. (5)
   Türkiye, Avrupa Birliği 6. Çerçeve Programına katılma kararı almıştır. Bu programa MAM ESÇAE 33 entegre proje ve 22 mükemmellik ağı projesi olmak üzere toplam 55 proje ile başvurmuştur. Bu projelerden bir kısmı enerji teknolojileriyle, bir kısmı kirlilik ölçümüyle, bir kısmı da atık yönetimiyle ilgili olup, temiz üretim çalışmalarının uygulanabileceği en önemli proje, zeytinyağı ve tekstil sanayiinde faaliyet gösteren KOBİ’leri ilgilendiren, atık giderme ve atıklarla yan ürünlerin yeniden kullanımı süreçlerindeki yeni yaklaşımların Ar-Ge’si projesidir. Bu çalışmanın amacı, zeytinyağı ve tekstil sektöründe faaliyet gösteren KOBİ’ler için atık yönetimi ve özellikle atıksu geri kazanılması alanında yeni, ekonomik ve uygulanabilir teknolojilerin geliştirilmesidir. Uygulama sonucunda yalnız çevre sağlığı ve ekonomik gelişmeye katkıda bulunulmayıp üretim koşullarının değişimi, geliştirilmesi ve verimin arttırılması da sağlanacaktır. (5) Ülkemiz ekonomisinde önemli yere sahip bu iki sektörün bu projeyi desteklemesi, çevre bilincine sahip Avrupa tüketicileri pazarındaki konumunu koruması açısından önemlidir. Bu proje için AB’den destek alınamasa bile, sektördeki kuruluşların ortaklaşa kurabilecekleri bir organizasyonla fon oluşturarak projeyi desteklemeleri gerekmektedir.
   TÜBİTAK MAM bünyesindeki bir başka enstitü olan Malzeme ve Kimya Teknolojileri Araştırma Enstitüsü’nün (MKTAE) yaptığı çalışmalar arasında, temiz üretime örnek teşkil edebilecek olanlar da bulunmaktadır. Borik asit üretiminde atık suların en aza indirgenmesi ve sürece yeniden kazandırılması amacıyla süreç iyileştirme çalışmalarının yapılması, bor bileşikleri üretim tesislerinde atık arıtımı yöntemi geliştirilmesi, tahribatsız muayene yöntemiyle sülfürik asit stok tanklarının sac kalınlıklarının ve güvenlikli doluluk düzeylerinin belirlenmesi, NPK bileşik gübresi işletmesinde baca gazı yıkama işleminde deniz suyu yerine proseste hammadde olarak kullanılan fosforik asitli yıkama ile ürün verimi ve kalitesinin artırılarak çevreye uygulanan baskının azaltılması, alüminyum tesislerinde yan ürün olarak ayrılan vanadyum çamurunda bulunan V2O5 yüzdesini %11’den %99’a çıkaran yeni bir tesis kurarak geri kazanım oranının artırılması ve eser miktardaki galyumun değerlendirilme olanaklarının araştırılması gibi çalışmalar, Eti Bor A.Ş. Bandırma, Eti Holding A.Ş. Genel Müdürlüğü, Eti Bor A.Ş. Seydişehir Alüminyum’un desteğinde yürütülmüştür. Eti Holding dışında, Kavi Kablo ve Emaye Bobin Teli San. A.Ş. desteğiyle bobin teli üretiminde atık gazların tanımlanarak, giderilme ve enerjilerinden yararlanma olanaklarının belirlenmesi, Erçetin Gülyağı San. A.Ş. desteğiyle ürün verimini artıran ve atıkları değerlendiren tesis modernizasyonu çalışması ile çeşitli sıvı akım ve atıklardan gülyağı bileşenlerinin geri kazanılması için yöntem geliştirilmesi, Gübre Fabrikaları T.A.Ş. Genel Müdürlüğü desteğiyle TSP gübresi üretiminde hava kirliliğine yol açan flor gazının sürece yeniden döndürülerek baca gazının temizlenmesi için yöntem geliştirilmesi çalışmaları tamamlanmıştır. (6)
   Avrupa’daki emsallerine benzer bir çalışma, yine MKTAE’ce, TNO (Hollanda), Broda (Avusturya) gibi uluslararası, İTÜ (İstanbul), PETKİM (İzmit) gibi ulusal kuruluşlarla ortaklaşa yürütülerek, organik membranlara oranla çeşitli avantajları bulunan ve atık suyun arıtılması, deniz suyundan tatlı su elde edilmesi, gıda sanayiinde ultra süzme işlemleri, gaz karışımlarının ayrılması, vb. alanlarda kullanılan inorganik membranlar, NATO-SFS programı çerçevesinde, istenilen boyut ve dağılımda gözenekli membran tabakası, disk ve tüp şeklinde membran altlıkları şeklinde başarıyla hazırlanmıştır. (6)
   Ülkemizde, üzerinde önemle durulan bir başka konu, ozon tabakasını inceltici maddelerin (OTİM), üretimde kullanılmamasıdır. Özellikle soğutucu, köpük, sünger, solvent üretiminde kullanımı fazla olan bu maddelerin kullanımının azaltılması için Türkiye Teknoloji Geliştirme Vakfı (TTGV) tarafından Nisan 2002 itibariyle, 28 projeye 19 milyon ABD Doları tutarında destek sağlanmıştır. Bugüne kadar desteklenen projelerle Türkiye’de 1. derecede öncelikli OTİM tüketiminin % 70'i giderilmiş olup, 2005 yılı sonu itibariyle tamamının giderilmesi hedeflenmektedir. (7)
   Endüstrileşmeye devam ederek kalkınmasını sürdürmek durumunda olan ülkemizde, temiz üretim çalışmalarına daha etkin bir şekilde devam edebilmek için, özel girişimcilerin desteğinin bugünkü düzeyini aşması, devlet desteğinin de en azından aynı seviyeyi koruyarak sürdürülmesi ve tüm bu çabaların kurumsallaşması, sonuçlarından diğer kuruluşların da haberdar olabilmesi için bilgi sisteminin kurulması gerekecektir.
KAYNAKLAR
(1)    İstanbul Sanayi Odası – Çevre Şubesi, Çevreye Duyarlı İşletmecilik ve Türk Sanayiinde Çevre Yönetim Sistemi Uygulamaları
(2)    TÜBİTAK-TTGV Bilim-Teknoloji-Sanayi Tartışmaları Platformu Temiz Üretim-Temiz Ürün Çevre Dostu Teknolojiler Çalışma Grubu Sanayi Sektörü Raporu, Ekim 1999, Ankara, s:17-25
(3)    Aysel.T. ATIMTAY, “Temiz Ürünler Ve Temiz Prosesler Konusunda Avrupa’daki Son Gelişmeler”, 4. Ulusal Çevre Kongresi: 21.yy.da Çevre Mühendisliği, Teknoloji ve Toplum, TMMOB Çevre Mühendisleri Odası, 7-10/11/2001, İçel
(4)  Prof. Dr. Muammer Kaya, http://turk.internet.com/haber/yazigoster.php3?yaziid=5720
(5)  http://www.mam.gov.tr/enstituler/escae
(6)  http://www.mam.gov.tr/enstituler/mktae
(7)  http://www.ttgv.org.tr/tur/02_ttgv_hakkinda/22051.htm
Derleyen: Gülnur Sönmez, 2002

18 Haziran 2016 Cumartesi

GENİŞ ANLAMIYLA VERİMLİLİK

Dar anlamıyla verimlilik konu başlığında, ağırlıklı olarak verimliliğin Çıktı/Girdi oranı olarak ne anlam ifade ettiği (nicel boyutu) üzerinde durulmuştu. Burada, verimlilik artışından neler beklendiği ve verimlilik artışının bu beklentileri karşılama durumu üzerinde, başka bir deyişle verimliliğin nitel boyutu üzerinde durulacaktır. Ayrıca, verimlilik kavramından performans kavramına doğru bir pencere açılacaktır.
ILO’nun Verimlilik Yönetimi El Kitabı’nda[1] işletme yöneticilerinin verimlilik tanımlarındaki değişimle ilgili 1975’te yayınlanan çarpıcı bir araştırma sonucuna yer verilmiştir:
“Verimliliğin sosyal yönünün önemi her geçen gün artmaktadır. Bazı Amerikan firmalarındaki yöneticiler ve sendikalar arasında yapılan bir araştırma, yöneticilerin (%78) ve sendika liderlerinin (%70) büyük çoğunluğunun yalnızca nicel değerlendirmeye dayanan bir verimlilik tanımı kullanmadıklarını ortaya koymuştur. Bunlar işletmelerinde daha geniş, daha nitel bir verimlilik tanımını tercih ediyorlar. Yönetim ve sendikaların politika koyucuları, verimlilik dendiğinde, tüm kuruluşun etkililik ve performans düzeyini anlıyorlar. Buna, emek stopajlarının, işçi devrinin, devamsızlığın kalkması ve hatta müşteri doyumu gibi pek de somut olmayan özellikler de dahildir. Politika koyucuların, verimliliğin bu kapsamlı tanımıyla işçi doyumu, müşteri doyumu ve verimlilik arasında bağlantı kurdukları anlaşılmaktadır.”
1986’da Endonezya’nın başkenti Jakarta’da düzenlenen 5. Dünya Verimlilik Kongresinde Prof. Dr. Kazukiyo Kurosawa, “Genelde anlaşıldığı üzere verimliliğin girdi ve ürün arasındaki basit bir oran olarak algılanması riskli bir yaklaşımdır. Verimlilik prensibi, insanlığın gelişimiyle birlikte, insan aklı ve bedeniyle onu kuşatan doğal çevre ve kaynakların doğru şekilde kullanılmasına dayanan ve bu avantajı insanın fiziksel sağlığının (physical well-being) korunması ve geliştirilmesi yönünde kullanan bir yol göstericiliğe sahiptir. Böyle bir fenomenle yaklaşıldığında, bir verimlilik oranı, bu prensibe göre yapılması gereken endüstriyel faaliyetlerin sonuçlarını gösteren oranlardan (sadece) biridir. Buna bağlı olarak, bu tarz bir oranın davranışını (behaviour) açıklayan ve bu davranışı anlamamızı sağlayan bir teoriye sahip olmamız her zaman önemlidir.” diyerek fikrini açıklamış.
Alan Lawlor, aynı kongreye “Verimlilik 2000 – Geleceğe bir Köprü” adlı bildirisiyle katılarak, 1985 sonbaharında yayınlanan “Verimlilik Artırma El Kitabı”nda da dile getirdiği gibi genel olarak verimliliğe bakış açısında çarpıklıklar olduğunu, verimliliğin birkaç oyuncuyla oynanan bir dünya oyunu olmadığını ve herkesin bu sürece katıldığını söylemiştir. Alan Lawlor’ın ortaya attığı ve günümüzde hala önemini koruyan soru ise “Gerçekten ihtiyaç duyulan ürün ve hizmetlerin daha fazlasını, dünyanın daha az kaynaklarını kullanarak ve bunun yanında üreten ve tüketen insanların tatminini sağlayarak (human satisfaction) nasıl üretebiliriz?” şeklinde özetlenebilir. Bu soruya yanıt vermek için, çeşitli kaynakları tarayarak verimlilik bilimiyle ilgilenenlerin aşağıdaki konulara odaklanması gerektiği sonucuna varmış. (Alan Lawlor’ın kongredeki konuşmasından):

“Bana öyle geliyor ki, verimlilik biliminin geliştirilmesinde dikkate alınması gereken 9 alan var. Bunlar kitabımda ayrıntılarıyla incelenmiş olup, aşağıda özeti yer almaktadır:

1)      Enerji: Bizim sosyal ve ekonomik gönencimiz (well-being) enerjiye bağlıdır. Enerji fiyatlarındaki büyük artışlar ve enerjinin sınırlılığı, kaynak yönetiminde ve ekonomilerin yapısında güçlü etkilere sahip olmuştur. Şimdiden, enerjinin verimlilik üzerindeki etkisine ve entropi kavramının henüz gizli kalmış anlamına daha fazla dikkat etmemiz gerekeceği açıktır. Howard Odum’un, enerji elde etmek için artan miktarlarda enerji kullanma aşamasına yaklaştığımız konusundaki iddiaları (net enerji konsepti) daha fazla ilgi görmesi gereken bir alandır.

2)      Varlık (Wealth): Verimlilik ve varlık birbirini doğru orantılı olarak etkiler. Verimlilik söz konusu olduğunda varlığın gelirle karıştırılmaması gerekir. Kaynakların, özellikle de enerjinin daha etken kullanımı, bu kaynakların daha iyi kullanımı için yatırıma dönüştürülecek bir ek varlık (surplus wealth) üretmelidir. Fakat sahte varlık artışının ve dünyada artarak devam eden varlık azalışlarının farkında olmamız gerekmektedir.

3)      Sürdürebilirlik (Viability: Toplumsal, siyasal veya ekonomik açıdan kendi ayakları üzerinde durabilme, varlığını bağımsız olarak sürdürebilme hali): Ekonomik göstergeler, uzun dönemli sürdürebilirlik için iyi yol göstericiler değil. Yenilik ve risk alma gibi daha pek çok faktör var. İşkolunda kalmanın (staying in business) gelecekteki maliyetleri de aynı şekilde sürekli dikkat edilmesi gereken bir konu.

4)      Sanayinin Önündeki Engeller (Challenges to Industry): Bilgi çağına geçişin neden olduğu değişiklikler sonucu, sanayinin mevcut çalışma şeklini kökten değiştirmesi gerekecektir.

5)      Yeni Tarz Ölçümler (New Style Measurements): Yaşanmakta olan büyük değişimden etkilenerek, kurulu ölçüm biçimlerimizin de değişmesi beklenir. Gayrı-Safi Milli Hasıla’nın bir ülkenin toplam gönencini gösteren bir gösterge olup olmadığı sorgulanmalıdır. GSMH, ekonomik aktivitelerin sosyal maliyetlerini hesaba katmadığından yetersizdir. Bunun yanında, etkenliğin (efficiency) zaman dilimlerine ve dikkate alınan tüm faktörlerin birbirine bağımlılığına karşı değerlendirilmesi için yöntem (metot) geliştirilmesi gerekecektir.

6)      Beyaz Yakalılar: Ekonomilerin yaygınlaşmakta olan bilgi ile çalışan işçilerinin verimliliklerinin nasıl ölçüleceği ve geliştirileceği konusu, yöneticilerin artan ilgisine ihtiyaç duyacaktır.

7)      Bilgisayarlı Konferans: Firmaların birbirine elektronik bir ortamda bağlanarak bilgi alış-verişinde bulunduğu yöntemdir. Bu bağlamda, dünyadaki tüm verimlilik merkezleri birbirlerine bağlanamazlar mı? (Bugün bu bağlantı gerçekleşmiş durumda)

8)      Ödül Sistemleri: İnsanları finansal ve psikolojik alanlarda nasıl ödüllendirdiğimiz konusu verimlilik sorununun gözle görünen kısmıdır. 1980’ler ve ötesinin ihtiyaçlarına uyum sağlamak için kazanç paylaşımının (gainsharing) tamamen yeni şekillerinin geliştirilmesi gerekecektir.

9)      Verimlilikle İlgili Alışkanlıklar (Attitudes to Productivity): Günümüzün belirsizlik ve değişim ortamında verimliliği artıracaksak, davranışlarımızı etkileyen çeşitli inançları ve alışkanlıkları anlamamız önemlidir. Bu inanç ve alışkanlıkları nasıl değiştireceğimiz konusu, her verimlilik geliştirme stratejisinin temel (fundamental) parçasıdır.”

Lawlor, bu konuşması sonucunda vardığı noktayı şu şekilde özetliyor:

“Verimliliğin bütünsel bir yaklaşımla ele alınması gerektiğini göstermeye çalıştım. Benim bakış açıma göre verimliliğe parçalı yaklaşımlar tatmin edici değillerdir. Buna ek olarak, kısa vadeli sürdürülebilirliklere odaklanıp sorunların uzun vadeli çözümünü olanaksız hale getirebilecek yaklaşımlara karşı dikkatli olmalıyız. Verimlilikle ilgili alışkanlıklar hem organizasyonlar arasında, hem de ülkeler arasında zıt görünüm arz ediyor gibi görünmektedirler. Bu durum belki de verimlilik sorununun yapısı (nature) hakkındaki yanlış anlaşılmalardan ve farklı değer sistemlerinden kaynaklanıyor olabilir. Bir uçta yetersiz verimlilik bilgisiyle ve ikinci dalga teknolojilerle yaşamaya çalışan şirketler yer alırken, diğer uçta bilgi çağına geçmekte olan ve bunun insan faktörü bakımından ve teknik anlamda gereğini yapan şirketler yer almaktadır. İster küçük bir imalat işletmesi olsun, isterse bir kamu departmanı veya bir hastane işletmesi, verimlilik hepimiz için öncelikli bir konu olmalıdır. İşgücü, sermaye, malzeme ve enerji kaynakları büyük ve küçük tüm işletmeleri ilgilendirir. Ürün ve hizmetlerin doğru miktarda (level) ve kalitede nasıl üretileceğini yanıtlamasının yanı sıra, hayattan zevk almanın nasıl sağlanacağı konusuna da katkıda bulunması nedeniyle verimlilik önemli bir konu olmaya devam edecektir.”

MPM’nin 653 no.’lu yayınında[2], verimliliğin nitel boyutlarından biri olan “çevre koruma” unsurunun uygulamada nasıl göz ardı edildiği, verimlilik ölçümünde bu faktörler çoğu kez dikkate alınmadığından nasıl yanıltıcı olabileceği dile getirilmektedir:

“Verimlilik oranı, çoğu zaman, ya tüm girdiler ya da girdilerin herhangi biri için hesaplanmaktadır. Bu hesaplamalarda, hem girdiler ve hem de çıktılar için temel alınan özellik, hemen hemen yalnızca nicelikseldir. Öyle ki, sürecin, çalışanlarda yarattığı hoşnutluk ya da hoşnutsuzluklar; sağlık bozulmaları vb. olumsuzluklar bile bu hesaplamalarda, çoğunlukla dikkate alınmamaktadır. Ek olarak, sürece olumlu ya da olumsuz katkılarda bulunan çevresel koşulların etkisi ile üretim sürecinin çevrede yol açtığı olumlu ve olumsuz etkiler de bu hesaplamalarda işleme katılmamaktadır: Çevresel koşullardan kaynaklanan bu durum, doğal olarak, yanıltıcı vargılara yol açabilmektedir. Sözgelimi, çevrenin korunması için herhangi bir önlem alınmayan, harcama da yapılmayan ve dolayısıyla çevreye zarar veren işletmeler ya da sektörler yahut ülkeler için hesaplanan “verimlilik” oranları, önlem alanlara göre yüksek çıkabilmektedir. Bu durum, zamana dayalı verimlilik oranı hesaplama çalışmalarında da ortaya çıkmakta; dönemlerin verimlilik düzeylerindeki düşmeler ya da yükselmeler de yanlış değerlendirilebilmektedir.

... Verimlilik, yalnızca çıktı/girdi oranı olarak hesaplandığında ve yalnızca bu oranın artırılmasına yönelik çabalarla yetinildiğinde, bu doğrultudaki gerçekleşmelerin çevresel etkileri gözden kaçırılabilmektedir. Dolayısıyla verimlilik oranındaki büyümelerin devamlılığını sağlayabilecek önlemlerin alınması, en azından rastlantılara kalmaktadır. Bu nedenle, verimlilik düzeyinin ölçülmesine yönelik çalışmalar sırasında girdilerin ve çıktıların kapsamında çevresel koşullardaki niceliksel ve niteliksel değişmeleri yansıtabilecek değişkenlere yer verilmesi gerekmektedir. Örneğin, kısaca ekoverimlilik olarak anılan ve çevresel ve ekonomik performansı birleştiren bir ölçüt olarak tanımlanan yaklaşımda çıktılar kapsamında çevre koşullarının niteliğindeki iyileşme ve kötüleşme; girdiler kapsamında da doğal kaynak kullanımı ve özellikle de enerji tüketimi değişkenlerine ağırlıklı olarak yer verilmektedir. Örneğin, ekoverimlilik; GSMH/enerji; GSMH/katı atık miktarı; GSMH/su tüketimi; ton-km/enerji gibi göstergelerle ölçülebilmektedir. Öte yandan, “Sürdürülebilir Kalkınma İçin İş Konseyi”nin (WBCSD) tanımına göre, bir işletmenin ekoverimli sayılabilmesi için;

-          mal ve hizmetlerindeki malzeme ve enerji yoğunluğunu azaltması;

-          zehirli maddeleri en aza indirmesi;

-          malzemelerin geri dönüşümünü artırması;

-          yenilenebilir kaynakların sürdürülebilir kullanımını ençoklaması;

-          ürünlerin ömrünü uzatması;

-          mal ve hizmetlerindeki hizmet yoğunluğunu düşürmesi gerekmektedir.”

Bu görüşlerden de anlaşıldığı gibi, verimlilik artışıyla olumlu sonuçlara varılması beklentisi vardır. Beklentiler arasında:

-          Çalışma yaşamının kalitesinin artırılması

-          Uzun vadede istihdamın artırılması

-          İnsanların daha fazla varlık içinde yaşamlarını sürdürmesi

-          Kalkınmanın sürdürülebilir olması

-          Doğal çevrenin korunması, vb. olumlu sonuçların elde edilmesi sayılabilir.

Dolayısıyla, çıktı/girdi şeklinde ölçülen verimlilik göstergesi, bize bu beklentilerin karşılanma derecesi hakkında bir fikir vermemekte ve yetersiz kalmaktadır. Verimlilik artışından yukarıdaki olumlu sonuçlara varabiliyor muyuz sorusunun yanıtını bulmak için, başka bazı göstergelere ihtiyaç duyulmaktadır. Bu göstergeler, bir işletmenin başarı durumunu gösteren çeşitli oranlar olup, performans göstergeleri olarak nitelendirilmektedir.

Dünyada verimlilik artırma çabalarıyla ve ulusal verimlilik hareketleriyle ilgili konuda, Endüstri Devrimi’ni yaşayan Avrupa’da, verimliliğe istihdamı azaltan, dolayısıyla işçi karşıtı bir hareket gözüyle bakıldığı, Japonya’da ise tam tersine, uzun vadede verimliliğin istihdamı artırdığı düşüncesinin yaygın olduğundan bahsedilmişti. Aşağıda, Avrupa Ulusal Verimlilik Merkezleri Birliği’nin (EANPC) Ocak 1999’da, Brüksel’de yayınladığı ve halen web sayfasında yer alan bildirisinde bu konuyla ilgili görüşleri yer almaktadır:

Verimlilik, ekonomik büyümenin temel bileşenlerinden biridir: üretim faktörlerindeki artışlardan arta kalan unsurdur. Bu nedenle verimlilik, işgücünün yerine sermaye konarak veya işgücünü azaltarak artırılır. Bu durum Endüstriyel Devrim’in başlangıcından beri devam etmektedir. Malzeme üretimi, taşıma ve bilgi gibi işler işgücü ağırlıklı süreçlerden yeni makine ve aletler kullanarak sermaye yoğun hale getirilmiştir. Sermaye yoğun çalışıldığında, üretim sürecinde ihtiyaç duyulan işçi sayısı azalmakta, fakat varlık artışı yeni ürünler ve hizmetler için talep artışına, artan talebin karşılanması ihtiyacı da yeni işletmelerin kurulmasına neden olmakta ve böylece istihdam artmaktadır. Aynı zamanda, işgücünden hem kas gücü, hem de beyin gücü olarak daha fazla yararlanma isteğinin artması sonucu, değişime kolayca ayak uydurabilen kalifiye ve sağlıklı işgücü için yeni istihdam olanakları ortaya çıkmaktadır.

Yukarıdaki açıklama, otomasyona geçişin nasıl bir değişime ve döngüye neden olduğunu göstermektedir. Bu durumu aşağıdaki şekille ifade etmek uygun olacaktır:


Şekil 1: Otomasyona Geçişin Verimlilikte ve İstihdamda Yarattığı Değişimler



 

 Görüldüğü gibi istihdam azalmamakta, aksine artmakta ve daha kalifiye bir işgücü talep edildiğinden, istihdam biçim değiştirmektedir. Çağımızda, değişime kolay uyum sağlayabilen, sağlıklı ve kalifiye işgücüne daha fazla ihtiyaç duyulması nedeniyle, temel (örgün) eğitim, hizmet içi eğitim ve okul sonrası eğitim anlayışının bu durumla uyumlu hale getirilmesi ayrı bir önem kazanmaktadır. Aksi takdirde, kalifiye işgücünün yetersiz kalması sonucu otomasyonla hedeflenen verimlilik artışı gerçekleşemeyecektir.

Ayrıca, 4. aşamada belirtilen, “çalışanların artan katma değerlerinin ücretlerine yansıtılması” seçeneği yerine işletme yöneticilerinin farklı bir tutum izlemesi, yukarıdaki döngünün kopmasına neden olacaktır. Böyle bir durumda işgücünün artan verimlilikle bağı koparıldığından, otomasyona karşı bir direnç gösterecektir. Çünkü, verimliliğin getirdiği nimetlerden kendisi yararlanamayacaktır.

Burada, “çalışan başına katma değerin artması”na değinildi. Bu oran, bir işletmede brüt ya da net katma değer / çalışan sayısı = çalışan başına düşen katma değer olarak bulunur ve önemli bir kısmi verimlilik göstergesidir.

İnsanoğlunun/insankadınının yukarıdaki analizleri yapma ihtiyacı duymasıyla ilgili olarak Halit Suiçmez, MPM’nin yerel basın haber bülteni olan “Verimlilik”in 11. Yıl, 24. Sayısında (Haziran 2001) verimlilik tanımını şöyle yapıyor:

“Verimlilik hayatta temel sorgulayıcı bir kavramdır. İnsan her an NE’yi NASIL yaptığını sorgular. İşte verimlilik, neleri nasıl yaptığımızı sorgulamaktır. Doğru işi, doğru biçimde yapmaktır.”

Tam da bu noktada, verimlilikle, performans boyutlarından ikisi olan etkililik ve etkenlik arasındaki ilişkiyi anlatıyor:

“Doğru işi yapmak; acaba yaptığımız iş yararlı mı, bize uygun mu sorularını sormaktır. Buna etkililik denir. İşi doğru biçimde yapmak; yapılan işin bilimsel gereklere uygunluğunu sınamaktır. Buna etkinlik nedir. Verimlilik, etkili ve etkin çalışmak demektir. Teknik anlamda çıktı/girdi ilişkisidir.”  Bu ifadeler verimliliğin etkililik ve etkenlikle olan ilişkisinin yanında, “nicel verimliliğin” “nitel verimlilik”teki karşılığını vermektedir; yani verimliliğin nasıl artırılabileceğinin başlangıç noktasını oluşturmaktadır.

Bu tanımlardan yola çıkarak verimlilik ilkeleri aşağıdaki gibi tanımlanmaktadır. (a.g.e.):

1)      Doğru işi yapmak (doğruluk ilkesi)

2)      Yapabileceğinin en çoğunu ve en kalitelisini yapmak (iyilik)

3)      Yapılanın toplumsal yararını sorgulamak (toplumsallık)

4)      Sonucun toplumsal maliyetini çıkarmak (toplumsal maliyet)

5)      Bireyin kendini, toplumu, ülke, dünya ve doğayı tanıması (bilme ilkesi)

6)      Mevcut ve potansiyel kaynakların tanınması, tanımlanması (farkında olmak)

7)      Kaynakları doğru kullanmak (teknik olma ilkesi)

8)      Kaynakları tam kullanmak (ziyan etmeme)

9)      Kaynakları zamanında ve yerinde kullanmak (uygunluk ilkesi)

10)   Kaynakları en ucuz, en az kullanmak (ekonomiklik ilkesi)

11)   Her kaynağın fayda-maliyet analizini yapmak (analitik olma)

12)   Girdi seçimini doğru yapmak (en uygun bileşim)

İşletmelerde, verimlilik ölçümleriyle yetinilmemeli, yukarıdaki “verimlilik ilkeleri”nin hakkıyla yerine getirilip getirilmediğini görmek için, diğer performans ölçütlerinden de yararlanılmalıdır.


Gülnur SÖNMEZ, 2002

[1] PROKOPENKO, J. a.g.e., s:5-6
[2] Türkiye’de Verimlilik, Kalkınma, Çevre Etkileşimi, Ankara, 2001, s.:30